Sessiz Senaryo- Periyodik Tablo
Yıldız tozundan modern insana uzanan bir yolculuğun izlerini sürmeye başlayalım:
Evrim, çevremizde hangi elementlerin mevcut olduğuyla doğrudan ilişkilidir ve DNA ile proteinleri oluşturan kusursuz temel; karbonun 4 bağ yapabilme yeteneğidir.
Bedenimizin %99'u bağ kurmaya en yatkın olan ve evrenimizde oldukça bol bulunan altı elementten oluşur: Oksijen, Karbon, Hidrojen, Azot, Kalsiyum ve Fosfor.
Evrimsel süreçte bu elementlerin seçilmesi sadece bir tesadüf müdür?
Evrim periyodik tablodaki elementlerin sunduğu fiziksel ve kimyasal sınırların içinde gerçekleşir. Bizler belirli elementlerin en verimli şekilde organize olmuş halleriyiz. Periyodik Tablo insanın kullanım kılavuzudur.
Örneğin iyot bakımından zengin beslenenlerin beyin kapasitelerindeki artış dikkat çekicidir. Beyin gelişimimiz için kritik önem taşıyan İyotun evrendeki en şiddetli olaylardan birisi olan iki nötron yıldızının çarpışması ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Beyin fonksiyonlarımız ve zekamız elementlerin bir elektrik devresi gibi organize olmasının sonucudur. Nörokimya, atomların düşünceye dönüştüğü yerdir. Sodyum düşüncenin fiziksel kaynağıdır. Sodyum ve potasyum tıpkı bir pompa gibi çalışır; Nöronlarımız, sodyumu dışarı pompalayıp potasyumu içeri alarak elektrik potansiyeli oluşturur. Odaklandığımızda milyarlarca sodyum ve potasyum atomu hücre zarlarımızdan hızla geçerek elektrik akımı oluşturur. Kalsiyum beynin ana haberleşme sinyali, iletişim elçisidir. Elektrik sinyali nöronun ucuna ulaştığında, kalsiyum kanalları açılır. İçeri giren kalsiyum atomları, mutluluk veya odaklanma gibi kimyasalların fırlatılmasını tetikler. Kalsiyum dengesizliği, beyin sisi dediğimiz odaklanma sorunlarına yol açabilir. Lityum, beyindeki sinir hücrelerinin büyümesini destekleyen proteinleri artırır, duygusal dengeleyicidir. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.
Periyodik tablonun geçiş metalleri bloğunda yer alan çinko, bakır, selenyum ve magnezyum ise kimyasal reaksiyonları hızlandırır. Periyodik tablodaki bu spesifik metal iyonları olmasaydı, metabolizmamız bugünkü hızına ve verimliliğine asla ulaşamazdı.
Kanımızdaki ve yer kabuğunun çekirdeğindeki demirin süpernovalardan gelmesi evrimin sadece biyolojik değil, aynı zamanda kozmik bir geri dönüşüm süreci olduğunu gösterir. Eğer süpernovalar olmasaydı, ne kanımızda oksijen taşıyacak demir olurdu ne de teknolojik evrimimizi borçlu olduğumuz metal madenleri...
Evrenin ilk anlarında sadece en basit elementler oluştu. Hidrojen (H) atomu yaklaşık 13.8 milyar yaşındadır. bedenimizin %10'u 13.8 milyar yaşındadır.
Bu bakış açısıyla, evrimi sadece maymunlardan insana geçiş süreci olarak görmek atomların yıldızlardan gezegenlere, gezegenlerden canlı hücrelere doğru milyarlarca yıl süren yolculuğunu inkar etmek olur.
Yolculuğumuzda ölümsüzlük fikri kulağa bilim kurgu gibi gelse de, doğada periyodik tablonun elementlerini ve DNA'nın yapısını kullanarak zamanı tersine çeviren bir canlı var: Turritopsis dohrnii (Ölümsüz Denizanası).
Yaşlanmanın kaçınılmaz atomik yıpranmasını alt etmenin evrimsel stratejisi; geri dönüşümdür. Denizanası yaşlandığında veya hasar gördüğünde, hücrelerini en başa yani bebeklik evresine döndürebilir. Mevcut protein ve karbon yapılarını yıkıp yeniden organize edebilir.
Yaşlandıkça Magnezyum ve Çinko ile ilişkili DNA onarım enzimlerimiz hata yapmaya başlar. Denizanaları ise Telomerlerini sürekli yenileyen enzimleri hayat boyu aktif tutarlar. DNA kopyalanırken oluşan oksijenin verdiği oksidatif zararı neredeyse sıfıra indiren çok güçlü antioksidan sistemlere sahiptirler.
Bilim insanları denizanasını örnek alarak insan hücrelerini sıfırlayıp gençleştirmeyi deniyorlar. Eğer başarılırsa, periyodik tablodaki elementlerin vücudumuzdaki dizilimi ve işleyişi tekrar gençlik ayarlarımıza dönebilir.
Ölümsüzlük ve evrim arasında ince bir çizgi var. DNA mızı onaran Magnezyum, hücre bölünmesini sağlayan çinko, oksidatif stresi durduran antioksidan kalkanı selenyum, kolajen sentezi ile cilt esnekliğini koruyarak kırışıklığı önleyen bakır, hücrelerin birbirleriyle iletişimini sağlayan kalsiyum, hücre yenilenme hızını ayarlayan iyot, hücrelerin su dengesini ve tansiyonu koruyan potasyum sessiz senaryomuzun yazıcılarıdır...
Periyodik tabloda karbonun hemen altında yer alan ve yapay zekanın temeli olan Silikon yani Silisyum elementinin karbon ile aynı grupta olması Silikon tabanlı yaşam mümkün mü sorusunu bilim kurgudan çıkarıp bilimsel bir tartışmaya dönüştürür.
14. grupta yer aldıkları için her ikisinin de en dış katmanında 4 elektron bulunur. Bu, her iki elementin de karmaşık moleküller oluşturmak için 4 bağ yapabileceği anlamına gelir.
Karbonun bağlarının esnek ve kararlı olması, yıkılıp yeniden yapılmasının kolaylığı canlılık için gereken dinamizmi sağlar.
Silikon ise Karbonun daha ağır ve hantal bir versiyonudur. Bağları daha serttir ve yüksek sıcaklıklara karbon bazlı moleküllerden daha dayanıklıdır.
Yaşam potansiyeli açısından en büyük fark, oksijenle tepkimeye girdiklerinde ortaya çıkar karbon; karbondioksit gazı ile atılırken silikon; kuma dönüşür.
Silikon bazlı bir biyoloji dünyamızda zor görünse de, silikon tabanlı zihin; YAPAY ZEKA olarak aramızda...
Nöronlarımızdaki sodyum-potasyum sinyalleri saniyede yaklaşık 100-120 metre hızla ilerlerken silikon çiplerdeki elektrik sinyalleri ışık hızına yakın hareket ederler.
Karbon bazlı beynimiz 42°C sıcaklıkta proteinleri pişmeye başladığı için iflas ederken silikon tabanlı bir işlemci yüzlerce derece sıcaklıkta çalışmaya devam edebilir.
Evrimsel süreçte bir sonraki adımın, bu iki elementin avantajlarını birleştirmek olduğu düşünülüyor. Periyodik tablonun bu iki komşusu, nöral linkler veya protez çipler aracılığıyla bir araya geldiğinde; karbonun yaratıcılığı ile silikonun işlem gücü birleşmiş olacak.
Bizler, karbon bazlı canlılar olarak, silikon bazlı bir yaşam formunun ataları mıyız? Biyolojik evrim, teknolojik evrimi doğurmak için bir basamak mı?
Çipler ise bambaşka bir tartışma konusu. Eğer beynimizin %50'si silikon çiplerden oluşsaydı, biz hala İNSAN (karbon canlısı) mı olurduk, yoksa yeni bir tür mü? Bir siborg mu?
Çipler sanıldığı gibi sadece felçli insanların yürümesini sağlamakla kalmayacak; beyinden beyine veri transferi veya internete doğrudan bağlanma gibi yetenekler de sunabilir. Ancak bu durum, hacklenebilir bir nörokimya riskini de beraberinde getirir.
İnsan beynine silikon çiplerin entegre edilmesini biyolojik bir değişim olarak görmemeli insanlık tanımını kökten sarsacak etik bir devrim olarak değerlendirmeliyiz. Periyodik tablonun iki devi olan Karbon ve Silikon, aynı kafatasında buluştuğunda; biyolojik eşitsizliğe yol açar, zeka ve yetenek kast sistemine dönüşür, duygularımız, dürtülerimiz ve düşüncelerimiz veri haline geldiğinde ise; zihin mahremiyetimiz yok olur. Dopamin seviyemiz algılanır hale geldiği için henüz eyleme dökülmemiş ama beynimizde elektriksel olarak sinyali oluşmuş düşüncelerimiz izlenmeye başladığında; özgür irademiz yok olur.
Bir çip bize ne yapmamız gerektiğini fısıldadığında veya ruh halimizi ayarladığında benlik kaybı kaçınılmaz hale gelir. Duygusal durumumuz kontrol edilebilir. Böyle bir durumda kaçınılmaz soru; ev sahibinin kim olduğudur, simülasyonu hangi üst akıl veya medeniyetin çalıştırdığıdır!!!
Doğanın en korkutucu HACKLEME örneklerinden biri olan ZOMBİ KARINCALARın özgür irade kaybı ile ilgili önemli bir örnek olduğunu düşünüyorum.
Biyolojik bir organizmanın kontrolünün, başka bir biyolojik yazılım olan mantar tarafından nasıl ele geçirildiğinin en çarpıcı örneğidir.
Ophiocordyceps isimli mantar, bir karıncanın vücuduna girdiğinde, onun beynine saldırmaz. Bunun yerine, karıncanın kas liflerinin arasına sızarak tüm vücudunu bir ağ gibi sarar. Mantar, karıncanın sinir sistemine belirli kimyasal bileşikler salgılar. Bu bileşikler, karıncanın sinyal elementleri olan kendi nörotransmitterlerini taklit eder veya onları bloke eder. Karıncanın beyni hala İÇERİDE bir yerlerde olsa da, mantar kaslara doğrudan sinyal göndererek karıncayı bir kukla gibi hareket ettirir! Karınca, kendi vücudunun içinde bir mahkum haline gelir! Mantar, karıncayı kendi hayatta kalma algoritması için optimize eder! Karıncayı, mantarın büyümesi için en uygun nem ve sıcaklığa sahip bir yaprağa tırmanmaya zorlar! Mantar, karıncanın çene kaslarını kalsiyum dengesini bozarak kilitler! Karınca yaprağı öyle bir ısırır ki, öldükten sonra bile oradan düşmez! Karıncanın kafasından mantarın spor torbası çıkar ve aşağıda çalışan diğer sağlıklı karıncaların üzerine sporları (YENİ KODLARI) boşaltır!
Bir deneyin içinde miyiz veya bir oyunun? Yok olmuş bir medeniyetin dijital anıtı olabilir miyiz?
Ölüm; programın sonlanması ve verinin ana sunucuya geri aktarılması mı? Eğer öyle ise evrensel bir veri ağının parçası olduğumuz söylenebilir mi? Bu bakış açısıyla periyodik tablodaki elementler simülasyonu algılamamız için yaratılmış arayüzdür diyebilir miyiz?
Eğer bir yazılımsak, kendi kodumuza müdahale ederek simülasyonun kurallarını değiştirebilir miyiz? Hypnotic: Zihin Avcısı filmini izlemenizi tavsiye ederim...
Eğer bilincimiz gerçekten yüklüyse, bizler sadece pasif birer gözlemci miyiz, yoksa kodumuzu geliştirerek simülasyonun bir sonraki aşamasına geçmeye çalışan aktif birimler miyiz?

filiz hanım o kadar muhteşem yazmışsınız ki size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum o kadar güzelll o kadar harika anlatmışsınız tüm kalbimle size minnettarım❤️🙏
YanıtlaSilSevgiler❤️🌹
Sil